BOZULMAKTA OLAN   TÜRKÇE

BOZULMAKTA OLAN TÜRKÇE

SHARE:

 Başlangıç yazımda vermiş olduğum plâna göre Türkçe kırması İngilizce ile Türkçe konuşurken kullanılan İngilizce kelimelerin dilimizi garipleştirmesi....

 Başlangıç yazımda vermiş olduğum plâna göre

  • Türkçe kırması İngilizce ile
  • Türkçe konuşurken kullanılan İngilizce kelimelerin dilimizi garipleştirmesi..

Bu kavramları önce, Londra’dan Sayın Betul Nelson’un, bu konuda büyük bir bilimsel makale yazmış olan Prof. Bayraktaroğlu’na cevabını  hazırlayıcı bir özet olarak veriyorum.

 

Sayın Prof. Bayraktaroğlu,

T24’le yaptığınız  mülâkatı  ilgiyle okudum; endişelerinizi aynen paylaşıyorum. Türkiye’ye her  gittiğimde,  görüp/duyup rahatsız olduğum anlar çok oluyor. Bilhassa, genç nesille olan konuşmalar maalesef bir Türkçe- İngilizce karışımı  hâlinde yürüyor; bundan eminim… Türk diline giren sayısız İngilizce kelimelenin yerleşmesi, gösteriş yapma hastalığı ve tabîi ki, İngilizceyle eğitim yapmış olmanın hasarları büyük rol oynuyor.

Geçenlerde Oktay Sinanoğlu’nun bu konuda yazdıklarını (Büyük Uyanış) okumuştum. O da aynen sizin eleştirdiğiniz tehlikeli durumu kitabında tartışmış. Yeni okumaya başladığım “Türkçe off” adlı kitapta konuyu daha genel bir şekilde inceliyor…

Bir bakıma, bu konuyu işleyen ve tehlikeleri tartışan yazarların ve akademisyenlerin olmasına seviniyorum, bir bakıma da, Türk dilinin bu acınacak hâle gelmiş olmasına çok üzülüyorum.

Çalışmalarınızda  başarılar dilerim.

Betul Nelson

Londra

 

Sayın Betul Nelson burada  Prof. Dr. Sinan Bayraktaroğlu’nun Türkiye’de Yabancı Dil Eğitimi” adıyla yeni çıkan kitabında geniş bir şekilde incelemiş olduğu bu problem konusunda T24’ün sorularına vermiş olduğu cevapları sunmaktadır.

Önce Prof. Bayraktaroğlu’nu tanıyalım:

Cambridge Üniversitesi’nde öğretim üyeliği ve The Cambridge Centre for Languages, Sawston Hall’un 22 yıl kurucu direktörlüğünü yürüten Prof. Dr. Sinan Bayraktaroğlu, bugün orta ve yükseköğretim bünyesindeki İngilizce ve Türkçe eğitiminin titizlikle yeniden yapılandırılmasının şart olduğunu söyleyerek, Türkiye’de eğitim bilincinin, ‘yabancı dille eğitim’ ile ‘yabancı dil eğitimi’ arasındaki farkı yeterince anlamak bakımından yetersiz olduğunu savundu. Bayraktaroğlu, “Yapılan istismarlar neticesinde kanayan bir yara haline gelen bugünkü durumun Türk Yükseköğretiminin kalite düzeyini tehdit ettiğini acı bir gerçek olarak ifade edebiliriz” dedi.

“Bugün bilinçsiz bir iyimserlikle yaptığımız İngilizceyle eğitim uygulamasının Türk eğitim sistemi ve Türk dili üzerinde yarattığı somut, olumsuz ve sakıncalı sonuçları ortadadır” diyen Bayraktaroğlu, Türkiye’de yabancı dil eğitimi konusunda çok büyük kaynakların sarf edilmesine rağmen bu alanda bugün hâlâ ciddi boyutlarda sorun yaşandığını söyledi.

 İçinde bulunduğumuz 21.yüzyılda İngilizcenin küresel yayılımının geldiği durum şudur: 20.yüzyıldan beri dünya ekonomisine liberalizmin/neo-liberalizmin hakim olması üzerine, İngilizce, teknolojik gelişmelerin de desteğiyle, dünya ülkelerinin adeta “ortak dili” (lingua franca) olmuş ve uluslararası bir iletişim aracı haline gelmiştir.   

“Dünyada her dört kişiden biri İngilizce konuşuyor”

Kısaca, liberal ekonominin başlattığı küreselleşme süreci, bu büyük rakamlardan da anlaşılıyor ki, İngilizce aracılığıyla yürütülmektedir. Günümüzde, 1.75 milyar insan (dünyada her dört kişiden biri) İngilizce konuşmakta ve 2020 yılı itibariyle bu sayının 2 milyara, 2040 yılı itibariyle de 3 milyara (yaklaşık olarak dünya nüfusunun %40’ına) ulaşacağı tahmin edilmektedir. 

Durum böyle olunca, küresel liberal ekonominin bir uzantısı olarak, bugün dünyada İngilizce öğrenimine karşı çok yoğun bir talep doğmuş ve neticede özellikle yükseköğretim alanındaki kıyasıya rekabet ortamında, “İngilizceyle Eğitim” dünya üniversitelerinde hızla yaygınlaşmıştır. Örneğin, 2002 yılı itibariyle 19 Avrupa Birliği ülkesinde (İngiltere ve İrlanda dışında) toplam 560 Yüksek Lisans programı İngilizceyle yapılırken, 2012 yılında 11 AB ülkesinde bu rakamın 6800’e ulaştığını görüyoruz.

“AB ülkelerinde İngilizce eğitim ‘araç’ olarak uygulanıyor” 

Ancak bu ülkeler, eğitim programlarında ‘İngilizceyle Eğitim’i benimserlerken, bunu bir “amaç” olarak değil, ulusal gereksinimleri çerçevesinde bir “araç” olarak uygulamaktadırlar. Çıkarları doğrultusunda bir “araç” olarak bilinçli bir şekilde uygulamaktadırlar. 

– Türkiye’deki durum nedir?

Türkiye’de maalesef toplumumuzun eğitim bilinci, ‘yabancı dille eğitim’ ile ‘yabancı dil eğitimi’ arasındaki farkı yeterince anlamak bakımından yetersizdir. İngilizceyle eğitim bir İngilizce öğretim-öğrenim yöntemi değildir. Bu bilimsel bir gerçektir. Bunlar birbirinden nitelik ve yöntem bakımından farklı iki ayrı eğitim faaliyetleridir.

Her şeyden önce, İngilizceyle eğitim yapabilmek için İngilizceyi uluslararası sınav ölçeklerine göre ileri düzeyde en az B2-C1 düzeyinde edinebilmek olmazsa olmaz bir koşuldur. 

Oysa, üniversitelerin üst yöneticileri başta gelmek üzere, ebeveynlerin, öğrencilerin, yazılı-sözlü basının, sosyal medyanın ve sivil toplum kuruluşlarının önemli bir kısmında,  İngilizce’ye karşı yaygın sosyal talep karşısında ve bu dilin yabancı bir dil olarak öğretim ve öğrenimi alanında yaşanan sorunlar ve başarısızlıklar sonucunda büyük bir yanılgıya düşülmekte, sanki İngilizceyle eğitim yapılırsa bu sorunların üstesinden gelineceği zannedilmektedir.  

Böylesi bir bilinçsizlik, İngilizceyle eğitim adı altında başarısızlıkla yürütülen, verimsiz, göstermelik, öğrencilerin öğrenme, analitik düşünme ve yaratıcılığını engelleyici sakıncalı bir eğitim uygulamasına maalesef yol açmıştır.      

“Ne Türkçe ne İngilizce”

Daha da vahimi, yabancı dille eğitim yapan üniversitelerde okuyan öğrencilerin birçoğunun ne Türkçe ne de İngilizce olan, bir dilsel sistemden yoksun, ne olduğu belirsiz ve anlaşılması güç yapay bir ifade türü kullanmaya itilmiş olmalarıdır. Bunun sonucu olarak da, bugün yükseköğretimde sadece “İngilizce Eğitimi” veya ”İngilizceyle Eğitim” sorunu” değil, ciddi boyutlarda bir “dil sorunu” yaşanıyor. “Dil” olmayınca “düşünme” de olamaz. Bu durum Türk ulusuna ve yetişmekte olan genç kuşaklara  yapılabilecek en büyük kötülüktür.

“Dil devrimini gerçekleştiren toplum”

Unutulmamalıdır ki, Türk toplumu Cumhuriyetle birlikte dil devrimini gerçekleştirmiş bir toplumdur. Atatürk’ün söylediği üzere, “Türk dili Türk milletinin kalbidir, zihnidir… Ülkesini, yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.”  Ne var ki, bugün bilinçsiz bir iyimserlikle yaptığımız İngilizce’yle eğitim uygulamasının Türk eğitim sistemi ve Türk dili üzerinde yarattığı somut, olumsuz ve sakıncalı sonuçları ortadadır.

– Bu durumu düzeltmek için ne yapılıyor?

Türkiye’de yabancı dil eğitiminin önemi ve bu alanda yaşanan sorunlar, Cumhuriyetimizin kuruluşundan bu yana, kamuoyunun gündeminden düşmemiştir. Çok büyük kaynakların sarf edilmesine rağmen,  hatta Türkçeyi bile bir yana iterek yükseköğretimde yabancı dille eğitim yapılmasına kadar giden uygulamalara başvurulmasına rağmen, bu alanda bugün hâlâ ciddi boyutlarda sorun yaşanmaktadır. Öylesine ki, yapılan istismarlar neticesinde kanayan bir yara haline gelen bugünkü durumun Türk Yükseköğretiminin kalite düzeyini tehdit ettiğini acı bir gerçek olarak ifade edebiliriz. 

“1960’dan beri aydınlar yabancı dille eğitimin sakıncalarını anlatıyor”

1960 yılından günümüze kadar birçok değerli aydın, yazar, düşünür, eğitimci, bilim adamı tarafından yabancı dille eğitimin sakıncalarını dile getiren çok sayıda ciddi ve haklı eleştiri yapıla gelmiştir.

Bunca yıldır yapılan eleştirilere rağmen, özellikle vakıf üniversitelerinin büyük bir çoğunluğu, bu durumu adeta bir fırsat bilerek, İngilizce’ye olan yoğun talepten mevcut rekabet ortamı içerisinde pay kapabilmek için, uluslararası yabancı dil eğitimi ile ilgili kalite kriterlerini göz ardı ederek, İngilizceyle öğrenim görebilmeleri için bilimselliği tartışılamayacak, nesnel, uluslararası “olmazsa olmaz” dil ölçekleri düzeyine öğrencilerinin erişebilmelerine olanak sağlanmadan, öğrenci ve ebeveynlerine “uluslararası nitelikte bir eğitim” vaadiyle, hâlâ “yabancı dille eğitim” yapma ısrarı içinde bulunmaktadırlar. 

Bu nedenle, başta YÖK ve yazılı-görsel basın olmak üzere, rektörlere, üniversite üst yönetimlerine ve öğretim üyelerine bu konuda büyük sorumluluk düştüğü düşüncesindeyim.

Peki önerileriniz nedir? (devamı yarın)

 

 


COMMENTS

WORDPRESS: 0
DISQUS: 0